26 Şubat 2007

parça 21: AŞKIN KADINDAN SEYRİ

Bazı çiftler görüyorum etrafımda Candan, evleneli minimum 10 küsur sene olmuş. Hatta bazıları 60’ını devirmiş. Daha doğrusu kadınlar görüyorum ve bunların hepsinin hayatla ilgili yüklendiği sorumluluklar, sıfatlar var; yönetici olmak gibi, anne olmak gibi yetişkin-ciddi olmak gibi.

Hayatının akışında yer alan bu kadınların hepsini, sahip olduğu sıfatlarıyla özdeşleştiriyorsun kafanda; verdiği - vereceği tepkiler belli, konuşma tarzı, hatta ses tonu bile ayarlanmış, yılların ezberi olmuş.

Sonra bu yıllardır bildiğin kadınları bir de kocalarının yanında görüyorsun ve ezberin şaşıveriyor. O ciddi, yönetici kadın ya da anneler bir anda tüm bu kıyafetlerinden sıyrılıp on sekizlik cilveli kadınlara dönüşüveriyorlar. Yanakları hafif al, elini kolunu nereye koyacağını bilemez halde. Bir görsen, nasıl şımarıyor, nasıl cilve yapıyor eşine, ortam el verdiğince.

Bir kadının kocasına âşık olup olmadığını ben böyle anlıyorum işte. Saklayamıyor, maskeleyemiyor çünkü. Adam ona kendisini saç diplerinden tırnağına kadar kadın-tanrıça gibi hissettiriyor, bunu yüzünden öylece seyrediyorsun. Kadın bir anda gençleşiveriyor, yaşsız oluyor. Gençlik kremleriymiş, plastik-cerrahiymiş yalan diyiveriyorsun.

Ben de böyle bir aşk istiyorum işte Candan. Bunu gördükten sonra daha azına razı olamam.

parça 20:TESLİMİYET Mİ ?

( parça 19’un devamı)

Okuyorum Ülker Teyze. Dedim. "Ya öyle mi, hangi bölümde?" diye sordu, "Tiyatro" dedim kısaca. "Ne kadar güzel bir seçim. Böylece tek hayatla bir sürü değişik hayatlar ve ruh halleri yaşama şansın olacak demek. Ve üstelik bunu meslek olarak icra edip üzerine bir de para alacaksın." Diye yorumladı. Cevaplarıyla beni şaşırtmaya devam ediyordu. İlerideki mesleğim hakkında kelimesi kelimesine ben de böyle düşünüyordum çünkü. Babamın eski sevgilisi olmasa neredeyse sevecektim.

Ona olan bu kızgınlığım anneme olan haksızlıktan değildi. Kendimi bildim bileli babamın göz bebeği hep bendim. Annem ikinci sıradaydı. Aramızdaki diyaloga hiç karışmaz ve kıskanmaz uzaktan memnun, izlerdi sadece. Şimdi ise beni tahtımdan edenin ve aslında baştan beri esas kraliçenin o olduğunu öğrenmiştim. Yine de her şeye rağmen çok geçmeden ben de onu sevenler arasına katılacağımı hissediyor ve bu teslimiyete daha da sinirleniyordum.

Onunla karşılaşan herkesin kaçınılmaz sonuymuş bu. Ya çok severler ya da savaş açarlarmış ve her iki durum da bir ömür boyu sürermiş. Nefret eden neden nefret ettiğini de bilmezmiş ama ona ya hayran olurmuşsun ya da yenilmiş hissedermişsin yanında. Bir ortama girdiğinde o anda egemenlik kimin üzerindeyse bir şekilde teslim alır, kendini egemen kılarmış. Hiç konuşmasa bile yaparmış bunu, hareketleri ve zarafeti ile. "Pöh, babam da amma büyütüyor gözünde bu kadını" demiştim tüm bunları ilk duyduğumda. Fakat hakkını teslim etmek lazımdı. Gerçekten de hareketleri ve yaklaşımıyla karşısındakinde ona her şeyini anlatma ve paylaşma isteği uyandırıyordu.

"Kaçıncı sınıftasın?" diye devam etti. "Üç" dedim. Sonra bilmem neden, birden "Bir hafta önce bir dizide oynamak için bir hocamdan teklif aldım" deyiverdim. Bu samimiyetime şaşırmış ve sevinmiş, "Ya, ne yapacaksın peki bu konuda?" diye sordu. "Rol almayı çok istiyorum ama babam sıcak bakmıyor maalesef. Ben de onu ezmek istemiyorum. Hâlbuki eften püften piyasa dizisi olmayacak ki. Oyuncu kadrosu çok sağlam tiyatroculardan oluşuyor ama ben kim olduklarını bile sayamadan babam bir daha düşün istersen diye kestirip attı." Dedim bir nefeste ve durdum. Allah'ım niye anlatıyordum ki bunları? Kimdi ki karşımdaki? Ne umuyordum? Babamdan benim adıma izin almasını mı?

Ona anlatmamdaki tereddüdümü yüzümden hemen anladı. "Dediği gibi bir daha düşün o zaman sen de. Hem böylece onun tavsiyesini dinlemiş olursun. Kararın değişmezse de ona göre konuşursun." Dedi.

Sustuk yeniden. Ülker Teyze biten çayımı yenilerken kendimi ona hayran hayran bakıp "Hareketleri ne kadar da zarif. Çay seromonisindeki japon kadınlarına benziyor." diye düşünürken buldum. "Öf babamın etkisinde çok kaldım herhalde" diye geçirdim içimden.

Ama sen hiçbir şey anlatmıyorsun? Diye sorumu yineledim merak içinde. "Senin beni merak ettiğin kadar ben de seni merak ediyorum."

08 Şubat 2007

parça 19: LİMONLU KEK

( parça 15'in devamı)


Aslında ona gittiğimde bu öğrendiğim şok edici gerçeklerin yanında hayatımın en ağır, acı verici günlerini yaşıyordum. Ülker Teyze'nin gün ışığı dolu mutfağında yeni pişirdiği limonlu kekin servisini beklerken, diğer yaşadıklarım aklıma teğet geçer geçmez gözlerim doluverdi. Silkinip "Şimdi sırası değil" dedim içimden. Bunlardan sıyrılıp sohbeti başlatmak adına, "Senelerin nasıl geçti? Neler yaptın Ülker Teyze? Hayatını nelerle doldurdun? " Diye benden beklemeyeceği samimiyette ansızın sordum. Babam olsa " Hep yaptığını yapıp insanlara beklemedikleri ağırlıkta sorular sorarak onları zor durumda bırakıyorsun. Bu yüzden senin yanında maskelerini taşıyamıyorlar." derdi.

Ülker Teyze ise yapmak istediğimi görerek aynı şekilde karşılık verdi ve ezberimi bozan bir şekilde, "Önce sen anlat. Sen neler yapıyorsun? Nerede okudun? " Durdu, eğilip gözlerime baktı; "O kadar genceciksin ki.!" dedi. "Çalışıyor musun? "

Sorunun şaşkınlığından ben de onun gözlerine baktım, gözlerinin en içine. Babamın anlattıklarının hepsi gerçekten de orada duruyordu. Bunların üzerine bakışlarına, hayattan istediğini alamayan ama tevekkülle bunu atlatmaya çalışan insanların taşıdığı bilgelik eklenmişti. Öyle acı çekerek edinirler ki bunu, siz onların karşısına bir problemle geldiğinizde neredeyse konuşmanıza gerek kalmaz. Gözlerinize bakarak acınızın ölçüsünü alıverirler, kırk yıllık terziler gibi.

İşte bu yüzden "Sen anlat." Demişti Ülker teyze. Gözlerimi ve beni anlayıvermişti. Uyku gibi acı akıyordu gözlerimden.

05 Ocak 2007

parça 18: VİRÜSLÜ BELLEK

- Senin karın konusunda tıkandım, Alper. Hayatımda ilk defa bir vaka konusunda bu kadar zorlanıyorum.

- Bi dakika, bi dakika yemin ederim anlayamıyorum ya. Nasıl olur? Sen bu konuda bir numarasın Ayşe.

- Bak, şöyle anlatmaya çalışayım; karının durumu artık 'çoklu kişilik bozukluğu' dediğimiz durumu da aşmış halde. Tedavisinde şimdiye kadar üstesinden geldiğimiz daha doğrusu tanımlayabildiğimiz kişi sayısı 15. Bunların kimisi belki de çocukluğundan beri onunla beraberdi, kimisi de sadece 1 aydır. Normal hayatını yaşarken hayat akışında karşılaştığı bir insanın bir hareketinden, bir cümlesinden etkilenip onu alıp içselleştiriyor.

Sağlıklı bir insan bunu sadece taklit aşamasına kadar getirir. Ne bileyim bir sözcükse bu tepki anında söylenen mesela, olay anında tepki olarak onu söyleyerek taklit eder. Sonra bu, çok kullandığı bir sözcük haline gelir ya da bir süre sonra unutur gider.

Senin eşinde durum farklı. Karın, örnek olarak aldığı insanın çok özel bir lafını ya da hareketini değil o kişiyi kopyalıyor tamamen. Onun gibi yaşamaya, davranmaya başlıyor. Bu insanı çok iyi tanımasa bile kafasındaki boşlukları kendisi doldurup yeni karakterini yaratıyor. Bunu sadece bir eğlence için bile yapabiliyor bazen. Sadece yaratma içgüdüsünü tatmin etmek için. Mesleği oyunculuk olduğu için de bunu şimdiye kadar çok ustaca gizleyebilmiş.

Üstüne üstlük bu kişiliklerin sayısı azalmaya başlayınca yani ortalık tenhalaşınca hemen yenilerini üretiveriyor. Altında, yalnız kalmaktan ve kendi hayatını yaşamaktan, kendi olmaktan korkma var. Bunu istem dışı yapıyor. Virüslü bir bilgisayar gibi. İstem dışı kişilik çoğaltıyor. Önüne geçemiyoruz.

Bu karakterlerin hepsinde ayrı ayrı hikâyeler var. Hangi olayların gerçek olduğunu bulamadığım için travmanın kaynağına da ulaşamıyorum. Gerçek hikâyeye yaklaştığımı hissederken önüme hemen yeni bir karakter ya da olay çıkarıveriyor.

Alper, elleri cebinde önüne bakarak yürürken, yaklaşık 3 saat önce yaptığı ona şaka gibi gelen bu konuşmayı kafasında her cümleyi tekrar tekrar döndürerek sindirmeye çalışıyordu.

Boşlukta yürüyormuş gibi geliyordu. Havanın sıcaklığı sıfırın altında olmasına rağmen ne soğuğu ne de sıcağı hissedemiyordu.
Şoka girmek dedikleri bu olsa gerek diye düşündü. Şu an ve biraz önce konuştukları ona gerçekmiş gibi gelmiyordu. Beyni ısrarla bunu düşünmeyi reddediyordu. Düşüncelerini toparlayamıyordu. Bir Ayşe'nin bir cümlesini hatırlıyor, ikincide ise ofiste yapmayı unuttuğu bir iş aklına geliveriyordu.

Durdu, derin bir nefes aldı ve Evet dedi, Kesinlikle şoktayım. Ben de tırlatmazsam iyidir.

15 Kasım 2006

parça 17 : SİYAH KADİFE ELBİSE

(burada şık bir iş daveti/kokteyl/ödül töreni anlatılacak.)

Uzaktan birbirlerini gördüler ve öylece kalakaldılar. Adamın ne yapacağını bilemez halde kolları iki yanına düştü. İkisinin de kalbini önce müthiş bir heyecan, sonra yıllardır bekledikleri korkulu karşılaşma senaryolarının nihayete ermesinin verdiği bir rahatlık kapladı. Erkeğin gözlerinde özlem, çakmak çakmak,hareketsiz dururken, kadın konuşmasına devam etti, baktı baktı ve mucizevi bir şekilde gözlerinde "Seni affettim." diyen bir ifadeyle gülümseyiverdi.

Sanki "Nihayet karşılaştık. Neler yaşadık beraber değil mi?" der gibiydi. Adam da yılların değiştiremediği hayranlığıyla, gülümsemesine karşılık verdi. Tüm yaşadıkları bir anda kafasında ardı sıra tekrar canlandı; kadını ağlatmaları, sebepsiz bekletmeleri, söylediği yalanlar, kadının onu terk ettiğini okuduğu mektup, onu aslında ne kadar sevdiğini ve kalbindeki yerinin hep sızlayacağını anladığı an...

Hep affedilmeyi dilemişti ve duaları bu kadar kolay kabuldü artık. Kadına doğru yürümek için hamle yaptı. Herşeyi anlatmalıydı ona; ne acılar çekmişti o gidince, aslında onu ne kadar çok sevmişti ama... Kadın anladı ve ona daha da gülümseyerek kafasını iki yana salladı "Hayır, gelme." manasında. Durdular. Etraf durdu, dünya durdu, herşey durdu.

Ve sonra kadın, yüzüne en çok yakışan mücevheri gülümsemesi, şarkının değişmesi ile beraber salonu terk etti.

01 Kasım 2006

dize:DENİZLE ARAMDA KİMSE OLMASIN



Deniz kokan bir yerde,
Duvarları kireç beyazı bir odada,
Bir akşamüstü saat beş civarı,
Uykumdan uyanmak istiyorum.

Öylesi bir yer ki,
Uyandığımda rüyayı gerçek,
Varlığını rüya sandıracak kadar.

Yatağım duvar kenarına dayalı.
Genişçe.
Duvarda kare bir pencere,
Yataktan doğrulduğumda
Beyazlığın gözümde kamaşmasıyla beraber,
Pencereden denizi görüyorum.

Deniz öyle uzakta değil ama.
Hatta evle arasında sadece kısa bir kumsal var.
Odam üst katta.

Ben derin bir uykudan kalkıp,
Öyle ki,
Başım ağrımış uyumaktan.
Yani zinde kalkmak değil derdim.
Derdim, uykudan bıkmak.
Aşağıya inmeliyim yüzümü yıkadıktan sonra.

Havlumu da alıp,
Yürüme mesafesindeki denize girmeliyim.

Birileri olsun olmasın dert değil.
Derdim, denizle aramda kimse olmasın.
(ilk yazılış tarihi: Mart 2005)

12 Ekim 2006

günlük karalamalar; GEÇMİŞ YILLAR MUHASEBESİ

Yaz bitti.
Hava kapadı.
Yazma terapisine bayağı ara verdim.
Halet-i ruhiyem karamsarlaştığına göre yazasım gelmiş demek ki.

Bu sayfayı okuyanlar ve beni tanıyanlar "içimizi karartıyorsun" diyorlar. Hatta genel karakterimle bağdaştıramayanlar bile var. Ya da sürekli benimle bağdaştırmaya çalıştıkları için "aman Allah'ım yoksa bunlar gerçek mi" şaşırmacası yaşıyorlar.
Buraya yazarken insanların genelde yaptığının tam tersini yapıyorum; yakınımdakilerle ve günlük olarak görüştüğüm kişilerle paylaşılması daha kolay olan şeyleri buraya yazıyorum. Alakasız insanların tesadüfen arama yaparken bulacakları bu sayfaya, içimde ne varsa ya da senelerdir hep aklımda yüzen ama elime kalemi alıp da yazmadığım, anlamsız ( öte yandan herşeyin bilinç altı kaynaklı olduğunu varsayarsak aslında çok anlamlı olan) diyalogları, hikayeleri kaydediyorum. Nerden gelirler, neden gelirler, nasıl çıkarlar hiç bilmem. Çoğunun benimle alakası bile yok ya da var ben bilmiyorum.

Böyle uzun soluklu aralar verince hep bir geriye dönüş, olayları gözden geçirme ve sonuçlarına bakma isteği doğuyor bende, nerede kaldığımı hatırlamak adına.
Hiç tahmin etmediğim kadar zor oldu şu iki sene. Ömrümden yedi mi böyle bir laf gerçek mi bilmiyorum ama yıprandığımı, sonucunda fikirlerimin bazılarının tam tamına zıttı olacak şekilde değiştiğini söyleyebilirim. Daha da devam ediyor, öyle bir dağıttım ki içimdekileri, bu sefer imkanı yok tek tek toplayıp, eski kullanmadıklarımı atıp, kullandıklarımı ise öncelik sırasına göre katlayıp koymadan ve eksiklerimi tamamlamadan kapatamam.

Memnun muyum bundan? Olmasam ne olacak ki, mantıksız oldu bu soru, geçelim. Daha çok şöyleyim diyebiliriz; lunaparkta sekoline binmişim de indiğimde çok hızdan ya da dönmekten bir tuhaf olmuşum, sersemlemişim, hem yürüyüp devam etmek istiyorum hem de ya çok hızlı oldu bu bir oturup şu halimin geçmesini bekleyeyim, dinleneyim diyorum.

Öte yandan günlük hayat akışım iş değiştirdiğim için yaklaşık son bir yıldır aksine yavaşlamış durumda. Daha telaşsız, stressiz bir hayat akışım oldu ki bu bakımdan iyi oldu, kendime geldim, sakinleştim.

Gerçekten yaşlandım sanırım çünkü özellikle birkaç gündür hayatın sonlu olduğunun ve bu sona gittikçe yaklaştığımın daha doğrusu tam anlamıyla dünyanın fani olduğunun daha çok farkına vardım niyeyse. Çok erken bir farkındalık değil mi bu?

Bir de hep 5 yıllık planlar halinde yaşardım ben, planlıydı ana hatlarıyla yaşayacağım 5 yıl, bıraktım. Yapmıyorum artık.

14 Eylül 2006

Sevdiklerim: Pentagram / SONSUZLUK


Sanırsın dağlarda yol olmaz.
Usanırsın kalbinde güç kalmaz.
Uzanırsın, yarın olmaz.

Zor günlerin ardında huzur olmaz ki.
Her zaman umutlar yön bulmaz.
Yarın olsa da
Beklenen gün olmaz.

Sözlerim gerçektir, yüreğim kardeştir her zaman.
Umudum sonsuzdur, uğraşım bitmez hiç bir zaman.
Geliyor geçiyor hayat, dönüyor durmuyor dünya.

Sanırsın yalnızlık tek dostun.
Aldanırsın.
Kaçmakla bitmiyor hiç bir zaman yalnızlığın.

Sözlerim gerçektir, yüreğim kardeştir her zaman.
Umudum sonsuzdur, uğraşım bitmez hiç bir zaman.
Geliyor geçiyor hayat, dönüyor durmuyor dünya.

ümitsiz günler için...

13 Eylül 2006

parça 16: SIRANI BEKLE


"Eee anlat bakalım, ben ölünce ne yapacaksın?" diye sordu Zeliş, hafif alaycı ama meraklı gözlerle. Sanki ben gidince ne yapacaksın der gibi basitçe kuruvermişti cümlesini.

"Bilmem. Daha düşünmedim." diye cevapladı Nahit.

"Elini çabuk tut, soracaklarını sor. Sonra tüh keşke şunu da sorsaydım diye oturup ağlama." dedi Zeliş bu sefer gülerek.

Zeliş'in günlerinin sayılı olduğunu öğrendikleri ilk günden itibaren ölümü tabulaştırmadan konuşmuş, her şeyi planlamışlardı; miras, şimdi oturdukları ev kalacak mı? At çiftliği ile kim ilgilenecek? Onlardan satın almak isteyen müteahhit firmaya satacaklar mı?
Hastalığın son dönemecine girdiklerinde ise artık birbirlerine sorulmamış sorulara ve söylenmemiş sözlere gelmişti sıra.

Nahit gözlerini kıstı, Zeliş'inin elini sıkıca tutup dikkatlice gözlerine bakarak; "Ben de geleyim mi seninle? Buralarda çok sıkılacağım sensiz." diye sordu.

Zeliş o hınzır espirili yüz ifadesini takınarak,
"Allah aşkına be adam bir kere de gittiğim yere gelme." dedi.
"Sıranı bekle".

parça 10'a ithafen.

06 Eylül 2006

Can Yücel'den

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor.
Böyle gidiyor işte.
Bir yanımız "kalk gidelim", öbür yanımız "otur" diyor.
"Otur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira.
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık, monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz.
Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal, ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek, iki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki.. .
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında.
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
"Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır ; evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin.
Kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım.
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar.
Ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek... Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela... Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.
Sabah 09.00, akşam 18.00.
Sonra başka mecburiyetler.
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı bir ömür yani.
Ne saçma.
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar aşık olmam amaher bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç.
Ama olsun... İstemek de güzel.

01 Eylül 2006

burada yayınlanan öykülerin gerçek hayatla hiçbir ilgisi yoktur, daha önce yaşanmamıştır.

parça 15: ÖMÜRLÜK KADIN

Karşımda 60'lı yaşlara merdiven dayamış, yaşının olgunluğunu inkâr etmeyecek kadar makyajını yapmış ve muhtemelen de her yaşta güzel olmasını bilen bir kadın vardı. Babamın söylediği gibi muhteşem ve aynı zamanda insanın içini ısıtan gülümsemesi ile "Hoş geldin. İçeri gelsene" diyerek beni evine buyur etti.
Babamla arkadaşlıkları 30 sene evveline dayanıyordu. O zamanlar babam, saçının dökülmesi nedeniyle yakışıklılığının son günlerini, 30'lu yaşlarının ise ilk günlerini yaşıyormuş. Ülker Teyze'nin ise garip bir çarpıcılığı varmış. İnsanın başını döndürecek kadar güzel değilmiş belki ama bakanın garip bir şekilde takılırmış gözleri. Konuşmaya başladığının 5. dakikasında da insanın tüm ömrü boyunca yanında olmasını isteyeceği bir varlığa dönüşürmüş. Bir prenses zarifliği ve kalbi varmış Ülker Teyze'nin. Yok, gerçek olamaz canım bu kadarı da dermiş insan tanıdıkça. Tek değilmiş de böyle düşünen. Babam ona ilk görüşte vurulmuş, elde edene kadar da bir hayli uğraşmış. Hiçbir zaman anneme söylemediği güzel sözlerle, centilmen hareketlerle kısa zamanda da aklını başından alıp kendine âşık etmiş Ülker Teyze'yi. İlk zamanlar rüya gibiymiş tam anlamıyla. Konuşmadan anlaşırlarmış. Babama kimsenin ona bakmadığı gibi bakarmış, sonrasında da öyle bakan olmamış zaten, annem dâhil. Söylermiş de babam ona çok güzel baktığını. "Bir ömür boyu böyle bakabilirim sana" dermiş o da. Bir cümlesi ya da sabah sesini duyması yetermiş babamın kendisini iyi hissetmesine.

Gel zaman git zaman, babam Ülker Teyze'nin varlığına, ilgisine alışmış. İşlere ve günlük hayata dalmış, onunla ilgilenmez olmuş. Karşısında sıradan bir insan değil bir prensesin olduğunu unutmuş. Anlamaya çalışmış Ülker Teyze babamı. Sormuş, ilgilenmiyorsun diye naz yapmış. Babam anlamaz, bir de azarlarmış bana gereksiz kapris yapma, zaten iş stresli diye. Ülker Teyze dayanmış bir süre. Başlarda tanıştığı günü üzerindeki kazağına varana kadar hatırlayan ve en ince ayrıntısına kadar onun tüm hayatını bilmek isteyen babam, Ülker Teyze'nin doğum gününü unutuvermiş. Tüm gün babamın hediyesini ya da en azından tebrik mesajını beklemiş. Ertesi gün sitem dolu bir not göndermiş babama. Babam kuru kuru özür dilemiş. O bile yetmiş Ülker teyzeye. "Özledim buluşalım" dermiş, babam, "işlerimin yoğunluğunu biliyorsun" dermiş. Bir gün buluşmak için sözleşmişler. Ülker Teyze sevinçli gitmiş beklemeye başlamış. Belki bir aydır doğru dürüst görüşmüyorlarmış. Akşamüstü beş olarak sözleşmişler. Ülker Teyze saat tam dokuza kadar onu beklemiş. Gitmemiş babam. Ülker Teyze çok korkmuş bir şey oldu babama diye. Aramış iş yerinden. Hala işteymiş babam. "Çıkamadım" demiş. Orada bir sitem etmiş Ülker Teyze.
Babam bunlarla da kalmamış o aralar başka kızlarla da görüşüyormuş. Bir tanesiyle mektuplaşıyormuş. Çok merak etmişler birbirlerini. "Buluşalım" demiş kız. Babam hemen tamam demiş. Buluşmaya gitmiş kızla. Döndüğünde Ülker Teyze'den her zaman sevgi dolu notlar yolladığı defterden bir not bulmuş yine. Öbür kızla buluşmuş ve sevişmiş olmanın verdiği doymuşluk ve kayıtsızlıkla açmış notu. "Beni bir daha arama. Bana bir daha mektup gönderme. Ne ölüme ne ölüne." Diyormuş notta. Önce gözlerine inanamamış babam, bir daha bir daha okumuş. İlk başlarda başkaları da olduğu için fazla eksikliğini hissetmemiş babam. Ama günler geçtikçe daha da kötü olmuş. Ölü bir ağaç gibi ne yediğinden, ne içtiğinden, yattığından, uyuduğundan hiçbir şeyden zevk almaz olmuş. Deli gibi mektuplar yazmaya başlamış Ülker Teyze'ye. Telefonlar açmış, sesini anladığı anda kapatmış Ülker Teyze. Babam devam etmiş mektuplara. Allah var, hala çok güzel yazar babam. Nuh dememiş Ülker Teyze. Bir gün sadece "seni çok özledim" diye yazan bir mektup göndermiş babam. Birkaç gün sonra cevap gelmiş. Gözlerine inanamamış. Elleri titreyerek açmış zarfı, mektupta;

"Ben de seni çok özledim. Öyle ki, yanından geçemezsin. Ama sen o treni kaçırdın. Mükemmel olabilme ihtimali olan bir ömür ihtimalini mahvettin. Ne olur böyle, ne kadar acı çekeriz karşılıklı bilmiyorum. Gerçi sen acı çekiyor musun onu bile bilmiyorum. Hatta inanmıyorum sana. Sana olan tüm inancım, hayranlığım, beslediğim güzel duygular, gitti. Sadece eskiye olan bir özlem kaldı içimde. Bir de çok büyük bir yara, ne zaman kapanacağını bilmediğim. Ama kapanacak. Başka çaresi yok bu işin. Hiçbir şey imkânsız değil. Sızlar mı? Sızlar tabi arada, ona yapacak bir şey yok. Üzerine yeni hayatlar kurulur mu? Kurulur elbet niye kurulmasın ama o ihtimal kadar mükemmel olur mu bilinmez.
Yani durum bundan ibaret. Olaylar buraya geldiğine göre hayırlısı buymuş diyelim ki faturası kimseye kesilmesin." diye yazmış Ülker Teyze.

Babam yaşlar içinde bitirmiş mektubu. Sabaha kadar ağlamış. O gün anlamış onu sonsuza kadar kaybettiğini. Ama olmamış yine. Babam yapamamış onsuz. Ömürlük bir kadınmış çünkü. En dosttan daha dost, en bilgeden daha bilge. Babamın konuşmadan anlaştığı, kalbini gerçekten bilen tek kişi. İnsanın hayatında olmazsa olmaz dediklerinden. "Hiç olmazsa dost olalım" diye yalvarmış, bir kere birlikte olduğun insandan dost most olmaz diyen babam. "Her şey için çok özür dilerim hiç çıkma hayatımdan." Demiş. Şaşırtıcı bir şekilde, tüm prensesliğiyle ve zarafetiyle kabul etmiş Ülker Teyze babamın bu teklifini. Ama hep tek taraflı olmuş bu dostluk. Babam anlatmış, o dinlemiş. Babam yardım istemiş, o etmiş. Bir kere bile en ufak bir yardım istememiş babamdan ya da şu derdim var çok sıkıldım dememiş. Babamı böyle cezalandırmış. Babamın hayatında var olarak ama babamı kendi hayatına hiçbir zaman dâhil etmeyerek. Babam çok sonra fark etmiş Ülker Teyze'nin o kızla yazıştığı mektubu bulup onunla buluştuğunu gördüğünü, tam da ona işten çalışmaktan vaktim yok dediği zamanlar. Yani ona rağmen dostu olmuşmuş Ülker Teyze. Babam bunu anlayınca daha da ezilmiş onun büyüklüğü karşısında. Ona olan aşkını hiç yitirmemiş. Her geçen gün daha büyümüş gözünde Ülker Teyze. Yıllarla beraber harika bir kraliçeye dönüşmüş, güzel, olgun, sakin ve vakur. Tam yedi sene yasını tutmuş babam sonra da annemle evlenmiş. Anneme hiç anlatmamış aralarındaki dostluğun neler üzerine kurulduğunu. Ama kadın kalbi hiç seker mi, annem aralarındaki müthiş bağı anlamış. Anlamış anlamasına ama bir gün de sesini çıkarmamış. Bulduğunda böyleymiş babam çünkü. Ne diyebilir ki.

Yani tıpkı Ülker Teyze'nin son notundaki gibi olmuş her şey. Başka hayatlar kurmuşlar babam da, Ülker Teyze de. Mutlu günleri de olmuş ama dediği gibi mükemmel olmamış, birbirini tamamlamamış hiçbir zaman. Ben doğduktan sonra yüz yüze görüşmeyi istememiş Ülker Teyze babamla. Sadece telefonla konuşmuşlar yıllar yıllar boyu. Babam bilmemiş Ülker Teyze ne yapıyor, çocuğu var mı yok mu? Sadece her aradığında karşısında bulmuş Ülker Teyze'yi. Bazen telefona bir çocuk, bazen bir adam çıkmış ama öyle konuşulmamış bir anlaşma varmış ki aralarında, o meraklı babam hiç soramamış ona "kocan kim, kaç çocuğun var" diye. Sadece "Nasılsın?" diye sorabilmiş. O da "Şükür" diye cevaplamış hep.

Bir gün, hem de öylesi sıradan özelliği olmayan bir gün, babam bana geldi ve bir bir bunların hepsini anlattı. Sonra da beni ona gönderdi, ben tam babamla tanıştığı yaşa gelince.

09 Ağustos 2006

Melisa'm çiçek açtı.

01 Ağustos 2006

geçmişe dair özlemler

Herkes zamanın geçmesinden pek bir şikayetçi. Yok "tüh yaz bitiyor" lar yok "aman ömür geçiyor" lar. Hayatımda bu kadar anlamsız yakınma görmedim. Senin hayatının amacı bu zaten. Doğacaksın, ömrünü tamamlamak için bir süre geçireceksin ve öleceksin. İstediğin kadar hayıflan, ağıtlar yak, sonuç aynı.
Hayatımla ilgili herkesin olduğu gibi benim de bir dolu pişmanlıklarım keşkelerim var ama iyi hadi sana bir fırsat verdik, dön tekrar düzelt deseler "aman bırak öyle kalsın. Hiç uğraşamam." derim.
Bir de şu aralar en sık duyduğum laf, "Keşke öğrenci olsam yine." Ben bunu hayal edince "Aman tanrım, hayır, hayır!!" nidaları atıyorum. Belki benim öğrenciliğim öyle olduğu için, belki benim beynim geçmişle ilgili hep öğrenciliği eza ile eşleştirdiği için. Şu anda tam istediğim noktadayım.
Akşam oldu mu iş bitiyor benim için. Eve ödev getirmek yok. Tüm gece senin. Eskiden daha çok çalışır, sabahlamak zorunda kalırdım bir de üstüne para verirdim. Şimdi ise gayet sistemli belirli saatlerde çalışıyorsun bir de üstüne para veriyorlar. Bu para sana yetsin yetmesin, emeğinin karşılı bir nebze de olsun somutlaşıyor mu sen ona bak. Kalender olmak lazım biraz.
Bunlar üniversite hayatımda böyleydi.
E hadi liseye geri gidelim, bizim evde bir kural vardı; akşam ezanı okunmadan evde olacaksın. Gece gezmeye çıkamazsın. Yürüyüş bile yapamazsın. Yapcaksan ya anneni ya babanı razı edeceksin onlar da yorgunluklarını bir kenara atıp seninle bir de senin istediğin yere gidecekler ki senin keyfin olsun. Erkek arkadaş zinhar yasak zaten. O neymiş! Şimdi ise, çıkıyorum işimden, spora mı gitmek istiyorum, gidiyorum, gecenin bir körü çıkıyorum. Akşam sıkıldım mı, yürüyüşe çıkıyorum. Balkonumla uğraşıyorum, istediğim saatte sinemaya gidiyorum. İster kitap okurum, ister sabah üstümden çıkardıklarımı tüm gün toplamam kime ne..

Böyle geçmişi özleyenleri de kıskanmıyor değilim aslında ne güzel özleyebildikleri bir eski zamanları olmuş diye. Sonra da "Benimki de iyi be'" diyorum. Demek ki bir sonraki adımım hiç bir öncekinden kötü olmamış ki geçmişe dair özlemlerim yok.

11 Temmuz 2006

sitem

bi kere de senden evle ilgili bir iş istediğimde itiraz etmeden güleryüzle yardım et be adam.
ben dün gece 01.30 da yattım.

28 Haziran 2006

çaresizlik

Metrodan çıkıp biraz yürüdükten sonra gördüm onu. Üzerinde bana benzer kıyafetlerle çömelmiş, dizlerini karnına çekmiş, nereye koyacağını bilemez şekilde ve yaptığının utancıyla ellerini sürekli sıkı sıkı ovuştururken.

"Çok zor durumdayım" yazmıştı sadece önündeki para kutusunun kapağına, "çok zor durumdayım", kırmızı büyük harflerle, zor yazan bir kalemle. Başka ne bir söz, ne bir hareket. Kafası öyle öne eğik, yok olmak ister gibi. Hiç konuşmasına gerek yoktu. Kutuya cüzdanımdaki bozuklukları bırakırken rüyadan uyanır gibi ani bir hareketle kafasını kaldırıp bana baktığında o gök mavisi gözleriyle kala kaldım. Çakmak çakmak gözleri ve birçok güzeli kıskandıracak kadar duru güzelliğiyle. Boğazımda bir düğüm, aman Tanrım! dedim, nasıl olur bu nasıl? Nasıl böyle bir güzellik, zariflik buraya ait olmadığı bağır çağır belli olan bu kadın..buralarda, hayata karşı diz çökmüş "Çok zor durumdayım" der? Kimdir bunun sorumlusu?

Çaresizlikten alev alev yanan gözlerle bana teşekkür ettiğini okudum dudaklarından sadece, sesi kulaklarıma erişemedi. Baktım, gözlerine....taa içine baktım.. her şeyi anlattı bana. Başka söze gerek kalmadı.

16 Haziran 2006

Sevdiklerim: Gustav Klimt/ THE KISS


Çok severim.

İlk gördüğümde, derste desen kullanımının güzelliği anlatılırken ben, erkeğin kadını kavrayışına hayran olup kala kaldığımı,

Sonra bir keresinde çok yaralıyken bu resme bakıp, "beni böyle sevecek birini istiyorum, böyle kavrayacak, beni hayatımla beraber sarıp sarmalayacak birini" diye düşünüp saatlerce ağladığımı,

Yine saatlerle beraber, resmin her santimetrekaresini incelediğimi ama yine dönüp dolaşıp erkeğin, kadını incitmekten korkarak ama bir o kadar da sımsıkı sahiplenerek öpüşüne takıldığımı bilirim.



Aşk, Klimt'in "The Kiss" 'idir benim için
ve
herşeyi anlatır.

15 Haziran 2006

ruh halleri 1

Mide bulantısı çekiyor ruhum.
Hafif uyuşmuş, safrası yemek borusuna kaçmış,
Yediklerini hazmedemeyip her an geri gönderiverecek bir mide ve bulantısı gibi.

Tahammülsüzlüğüm ondandır.

(ilk yazılış tarihi: 02.06)

dize:AYNI ŞEHRİ SOLUMAYALIM


İlk defa gitmek istedim bu şehirden.
İlk defa dar geldi sokaklar caddeler.

Tüm hayatımı unutup, gördüğüm kötü bir rüya gibi,
Silip her şeyi,
Yeni baştan başlamak istedim.

Geçmişimin olmadığı bir yer bulup,
Adımı bile değiştirmek istedim.

Öyle iğrendim ki senden,
Sorduklarında,
Hiçbir cevabım seninle aynı olmasın istedim.

Aynı şehri, solumayalım!

(ilk yazılış tarihi : 12.04.06/11.22)